3 Kasım 2011 Perşembe

uc.iki

kapıyı açma girişimine yardımcı olması için,çalışmayan merdiven lambalarının gücüne ulaşamasa da işlevini başarıyla gerçekleştirebilen modern çağın en etkileyici buluşundan faydalandı.yaşadığı gün sayısıyla hemen hemen aynı sayıda olan kapıyı açma hareketine takıldı o anda.sürekli tekrar ettiği ve reflekse dönüşmesi işten bile olmayacak bir hareketti bu.baskın el cebe yönelir,o sırada diğer elin işaret ya da orta parmağı anahtar deliğinin pürüzlü yüzeyini hissetme ve yeri belirleme için kullanılır.daha sonra da yıllarca tekrar edilmiş,üzerinde çalışılmış bir teknikle sağ el tam hedefe yönelip,anahtarı deliğe yerleştirir,anahtarın tutuşu öyle bir şekilde olmalıdır ki,kilit mekanizmasındaki girinti çıkıntılarla örtüşüp sistemi açabilmesi için tırtıklı kısım yere doğru bakıyor şekilde olmalıdır.
kendini dahi aydınlatamayan ışığın kendi acizliğine faydalı bir çözüm üretiyor olması,kendisine olan saygısını daha da bir köreltti.bundan sonrası için apartman ışığını veyahut telefonun yardımını gözardı edip,karanlıkta anahtarı deliğe yerleştirebilecek tekniği kazanmak için talimlere başlamak için söz verdi kendine.bu da hayatında diğer planladıkları gibi gerçekleşmeyenlerin arasına katlacaktı kimbilir.daha planladığında bunu düşünmüştü.aklına gelen milyonlarca şeyin,planlara dönüşüp,daha sonra da gerçekleşemeyenler arasına katılışına kaç kere şahitlik etmişti ki.birçoğunun farkında bile olmadığını anladığında daha da içerledi.ayakkabısını diğer ayakkabısının yardımıyla çıkarırken,üşengeçliğine dem vurdu.bu yaptığı hareket çift taraflı kirlenmenin tetikleyicisi idi.ne olurdu eğilip elleri yardımıyla ayakkabılarını çıkarıp evine girebilseydi.oysa bir ayakkabı diğeirni çıkarırken onu kirletirken,ayakkabıdan kurtarmış ayak,diğer ayakkabının çıkmasına yardım ederken,onu gün boyu ayakkabının nemli ve pis yüzeyinden koruyan çorabın kirlenmesine neden oluyordu.bu durum ne kabul edilebilir ne de onaylanabilirdi.
her zaman açık bıraktığı ışıklar,sanki arkadaşları ya da ailesi gibi karşılıyordu,buyur ediyordu,sıcacık dairesine.buradaki sıcaklığın tamamen ruhani bir sıcaklık olduğunu kabul etmek gerekir ki,evin içi pek de öyle sıcak değildi,bir termometreye göre.tabi ki bir termometrenin,bir mekanın sıcak olup olmadığna dair bir bilgi veriyor olduğu yoktu.böyle termometreler neden üretilmiyordu ki acaba.on derece ile on bir derece arasındaki farkı ölçebiliyor olması ne kullanan için ne de dünya için yararlı bir özellik değildi ki.evinize girip üzerinizi çıkarıp çıkarmama konusunda tereddüte düştünüz,ve termometreye yöneliyorsunuz,on üç dereceyi okuyorsunuz.acaba ön üç derece ılık mıdır sıcak mıdır? ya on dört derece okumuş olsaydınız.bu bir derecelik farkı nasıl algılayabilirdiniz ki?üzerinşzi çıkarıp çıkarmama konusunda net bir bilgi asla sunamayacaktır size.veyahut bir mekana girdiğinizi düşünün,üzerinizi çıkartıp oturmaya konuldunuz,dışarıdan gelen ortamın sıcaklığının nasıl olduğunu soruyor size,siz de kaç derce olduğunu hissetmeye çalışıyorsunuz.acaba on iki veya on sekiz arasındaki farkı algılayabilir misiniz.veya sıfır derece ile eksi on derece arasında ne kadar bir sıcaklık farkı hissedebilirsiniz ki.bu yüzden termometreler üzerinde sıcak,soğuk,ılık gibi göstergelerin olması gerektiğini düşündü.bu büyük bir sorundu,ve çözülmesi gerekirdi.ışıklarını hırsızlara karşı birer caydırıcı unsur olarak açık bırakıyordu.camını da açık bırakmasının ana nedeni buydu.havalandırma işlevi tamamen ikinci plandaydı.fakat,gecenin ilerleyen saatlerinde,ışığı kapatıp,tamamen kapalı odasında sigaraya boğulmuş havasız bir ortamda filmini seyrederken,hırsıza davet eder bir ortam hazırlayıp hazırlamadığını düşündü.sonuçta bir mekanın soyulma olasılığı kaçta kaç idi.veyahut ömür boyu bir hırsızın evinizi soyma girşimine kaç kere şahit olabilirdiniz ki.sonuçta bu olaya tanık olan bir kimse,her ne kadar korkmuş da olsa,travma da atlatsa,gündelik yaşamda sosyal yaşantıda anlatabileceği bir hikayesi oluverirdi.ballandıra ballandıra anlatılabilecek birşeydi bu.bir toplantının üç beş dakikasını gayet domine edebilecek,can sıkmayacak eğlenceli bir hikaye.dinleyenler için soyulma korkusu yaşatabilecek bir söz dizimi.sonuçta daha önce başınıza geldiği için bir daha soyulma ihtimaline karşın korkmaktansa,aksine ikinci defa soyulabilecek olmanın heyecanıyla karşı karşıya oalcaksınızdır.düşünün bir kere,hikayenizi dinleyen insanların,iinci defa soyulduğunuzda verebilecekleri tepkiyi.artık özel bir insansınızdır.düşük ihtimalli bir olayın başınıza iki defa gelme olasılığı çarpılarak büyüyecektir.bu gerçekten hayatı yaşıyor olduğunuz farkına varabilmeniz için bir piyangodur.çünkü ekstrem olayların başınıza geliyor oluşu talihsiz de olsa sizi farklı kılıyordur.hatta ekstrem olayların varlığını ortaya koyan sizin başınıza geliyor oluşudur.bu yüzden kendi zekasına gerçekten "mutlu" bir şekilde gülümsedi.sonuçta evden çıkarken evde olduğuna dair verdiği izlenim ve evde iken evde olmadığına dair görüntü,o an orada soyulma ihtimalini ciddi bir yüzde ile arttırıyordu.birden kalp atışları hızlandı.ya soyulabileceği gün bugün ise.şu an bunu düşünüyor oluşu onun için bir avantaj idi.nasıl davranamsı gerektiğini,neler yapması gerektiğini rahatlıkla düşünebilir.önceden hazır olabilirdi.belki hırsızı yakalayıp,etkisiz hale getirip hikayesini görkemli bir hale dönüştürebilirdi.böyle bi olayı analtırken tabi ki de öncesinde hazırlıklı olduğundan bahsetmeyecekti.bir köşeye sinip,elindekilerin yitip gidişine korkarak tanık olmak daha sonra bunu anlatırken çok da kendisini yüceltecek bir hikayeyi oluşturmayacaktı.tabi ki hala önemli ve anlatılması gerekn bir hikayeydi.sonuçta korkularınızı da paylaşmak sosyal bir ortamda kabullenmenize yardımccı olurdu.lakin saygının temellerini atacak güç gösterisi ve kırk yılda bir başa gelebilecek olay,öyle bir ortam için suç ve ceza'nın büyüklüğünde bir roman etkisi yaratacktı.gözleri karanlığa alışıp,yavaş yavaş ortamdaki şekilleri algılayabilecek hale geldiğinde hala bunları düşünüyordu.kış ortasında dahi battaniyeden arındırılmış yatak örtüsüne sarınmış,kendi sıcaklığıyla ısınmaya çalışırken,biraz daha büyük örtüye ihtiyac duyduğunu farketti.omuzlarını sarabilecek şekilde sarındığında ayakları dışarıda kalıyorken,ayaklarını kapattığında boynuna ve omuzlarına yayılan sıcaktan yeni çıkmış bir bünyenin soğuğu daha bir güçlü hissedişi trajedisine tanık oluyordu.bu döngüsel savaş,dizini hafif yukarı çekip cenine yakınsarken bedeni,maksimum yüzeyini sıcak tutabilecek eğri büğrü pozisyonda uyuma savaşı veriyordu.uyumak istedikçe uykusu kaçıyor.uykusu kaçtıkça nasıl uykuya dalıyor olduğunu merak ediyor.tam kendini uykuya dalmak üzere hissederken,susadığını farkediyor.susuzluğu kat kat artarken,gözü komidinin üstündeki su şişesine ilişiyor.suyu alıp içtikten sonra,hararetin giderlmiş olması ve korunaklı sıcak ortamdan çıkıp vücut yüzeyini soğukla yüzleştirmiş olması nedeniyle serinleyip ayılıyor.daha sonra tekrardan,uykulu bir hale gelip yorgunluğuna eriştikten sonra çişi geldiğini farkediyor.ilk başlarda az olan bu hissiyat dayanılmaz bir dereceye yükseliyor.içtiği suyun da süzülüp mesanesnde yerini aldıktan sonra,bunun psikolojik bir faktörden fiziksel bir faktör olduğuna kendini inandırıyor.müthiş bir serinleme ile yataktan doğrulup tuvalete ulaşabilme görevine mental olarak kendisini hazırlıyor.tam odadan çıkacakken,tekrar su içip,ilerleyen saatlerde başa gelebilecek susamış hissetme hissiyatına karşın önlem oalrak şişesini taze suyla dolduruyor.işini hallettikten sonra ellerini yıkarken,yüzüne su vurup vurmamak arasında kalıyor.bunun onu ayıltabileceği düşüncesiyle bundan vazgeçip çapaklı gözlerini sabah temizleme kararı alıyor.yatağına dönüp,örtüyle gerekli mücadeleyi verdikten sonra ise,aklında dünyanın en saçma düşüncesi beliriveriyor.tuvaletini yaparken kaybettiği sudan ötürü bir susama hissi.bu hissiyat,kafasında büyüyor büyüyor.daha sonra sigarasız kaldığına dair bir aydınlanma yaşıyor.sigarasını içtikten sonra suyunu içiyor,suyunu içtikten sonra tekrar aynı olaylar zincirine geri dalıyordu...uykuya daldığı anın bu düşüncelerden arındığında mı gerçekleştiğini,yoksa içine bataklığa batmışcasına batıp tüm ihtimalere boyun eğdikten sonra mı gerçekleştiğini asla bilemedi...

uyandığında,öyle bir yorgun hisssediyordu ki kendini,tekrardan uykuya dalmamak için değil bir neden aramak,dalmak zorunda olduğuna ikna etti kendini...öyle rahat bir şekilde nasıl tekrar uykuya daldığını düşünecek kadar bile vakti yoktu...

tekrar uyandığında ise,hala yataktan kalkmanın gerekli olup olmadığını düşünüyordu.ne gereği vardı ki.on saatten fazla uyumuştu.ve hala uykusu vardı.işin garip tarafı uykuya dalarken kendisini ne yorgun hissediyordu ne uykulu.oysa uyandığında ise geceleyin olması gerekn durumda bulmuştu kendini.işin en garip tarafı,bir kaç saat içinde çay ve kahvaltının yardımlarıyla ayılacak,bu uykulu  ve yorgun hali yok oalcaktı.uyku vücudu için ne kadar gerekli olursa olsun,hayatı açısından tamamen yararsız sigaradan bile zararlı bir alışkanlıktı onun için.bu hareketi yapmak zorunda oluşuna içerledi,çayın suyunu koyarken.kalktığı anda ilk hareketi bilgisayarın açma düğmesine basmak olmuştu.suyu kaynamaya bıraktıktan sonra hemen dünden kalmş kirli demliği temizlemeye koyuldu.iyi ki dünden kirli bırakıyorum dedi kendine.sonuçta temizleyip,beş kaşık çayı döküp,yüzünü yıkamaya gidip dönene kadar uğuldama sesleri anca yükseliyordu cattle dan.daha sonra üzerini giyinip kahvaltılık birşeyler almak için dışarı yönelirken,suyu kaynar halde bulabilirdi.eğer bu temizleme işi olmasa,evden çıkmak için hazır olduğunda su henüz kaynamamış olacaktı.bu da evden çıkması için ya suyu beklemesine neden olacaktı,ya da beklemeden dışarı çıkmış olsaydı,döndüğünde çayı demlemek zorunda kalacaktı.bu da kahvaltılıklarıyla döndükten sonra daha uzun bir demlenmeyi bekleme süresine neden olacaktı.oysa dışarı çıkmadan demlediğinde döndüğü anda çayının tam demlenmemiş olmasa da içilebilecek bir halde kendisini beklediğinden emin olacaktı.yani,geceleyin çaydanlığı temizlemiş olsaydı,hayatından büyük bir zaman kaybının temellerini atacaktı.bu vakitler gün içinde çok kısa sürüyor olsa da alışkanlık haline dönüştüğünde hayatınızdan günlerin belki de ayların yok olmasına neden oalbilirdi..çok da dolu bir gün geçiren birisi olmasa da,zaman kayıplarına tahammülü yok denecek kadar azdı.ya da başka konularda kaybettiği zamanı buradaki büyük buluşuyla geri kazanıyordu....

3 Şubat 2011 Perşembe

uc


meydana doğru yürürken hala yüzündeki topuk sesiyle çağrıştırılmış gülümseme silinmemişti,gümüşsuyundan aşağı salarken de kendini yukarı doğru alınlarında yorulmuşluğun simgesi boncuk terlerle donatılmış yüzlere ait gözler hep üstündeydi sanki.adımlarına takıldı aklı.içinde beşiktaşa ulaşma gayesi mevcut olmasına rağmen,kaldırımın hangi koordinatına adım atacağına kararsız yürümesine rağmen muzazzam bir şekilde yürüdüğünü hissetti.kafası öne eğik bir şekilde,adımlarını izliyordu.dönüşlerdeki açı değişimini,tümseklerdeki basma şiddetini muazzam ayarladığını farketti,omzu;asık suratlı içinde korkuları ve hayata karşı isyansı dışavurumlarıyla üniformalı bir lise gencine çarpana değin...silik bir pardon süzüldü dudaklarından,gözlerindeki öfkeyle gözgöze geldiği ana kadar,çıkardığı kelimeyi oldurduğu ses yavaş yavaş alçaldı.hiç Bir şey olmamış gibi güzergahında devam etmekten başka çaresi yoktu,arkasından yükselen asabiyetle donatılmış çemkirmelere aldırmamak gibi.dikkatsizliğinin verdiği utanca ve haksızlığa dair düşüncelerini savuşturma amacıyla,pardon kelimesini söylerken n harfini yalnız başına söyleyemediğini birkez daha farketti.alfabenin sessiz harflerine acıdı bir kere daha.var olmak adına dalgaların dünyasında,sesli bir harfle el ele tutuşmak.a'nın popülaritesine saygı duymak...dört harfli bir kelimenin inşaasında dahi bir sesli harfin bulunma zorunluluğu benzetilebilirdi pekala,lisede düzenlenen bahar gezilerinin başında bulunması gereken kontrolcü bir nöbet bekler öğretmenin var olma zorunluluğuna. Yumuşak g ye içerledi,ve bir kelimeyle anılmak daha zor olmalıydı herhalde sesli bir harfin refakat zorunluluğundan.inönü stadının yanındaki parktan,kestirme sayılabilecek merdivenlerden aşağı keskin dönüşlerle inerken,durup da denize dikti gözlerini.kararmış havaya rağmen,rüzgarı ve havada en kalıcı parfümlere taş çıkarır esansıyla,karartı ve üstünde süzülen gemileriyle var olabilen,sırtına yükledikleri ve içinde barındırdıklarıyla mevcut tuzlu su birikintisine saygı duruşuna geçti.gözleri,kulağı,burnu,damağı,maddesel acıyla yüzleştiren derisi birer sesli harf gibi dikiliyordu evren ile arasında...
kabataş tan dolmabahçe üstünden devam edip beşiktaşa uzanan yolda yürürken,hala adımlarındaydı gözleri,daha dikkatliydi fakat olası kazalara mani olabilmek adına.kesinlikle kafasının bir bölgesinde,vinç operatörünün tozlu camlarla çevrili oradan buradan kol fışkıran,yanıp sönen düğmeleri ve etraftaki değerleri ölçen göstergeleriyle,makinist odasına benzer bir yapı bulunmalıydı.adımlarını kontrol eden,gidilecek yolu optimum ve hasarsız bir şekilde gitmeye yönelik rotayı eski savaş gemilerinin radarına benzer bir ekrandan okuyan,ve kullandığı araç hareketini durdurmadıkça(ki düzensiz uykuları oluyordu bu da) mola vermeyen,proleteryanın ezilmiş sömürülen kölevari hayatın sillesini yemiş bir emekçisiydi,operatör de.gözlerini kapatıp,dudaklarını kıpraştırmadan damarlarından yayılıp iç organlarında yankılanan “kolay gelsin”
cümlesini haykırdı.her uykuya dalmayıp sabahı gördüğü gecelerde özrünü yineleyip,dalmadan hemen önce de teşekkürlerini arz edecekti bu farkındalığından sonra.beşiktaş'ta temsili topların bulunduğu denize sıfır,ürpertici rüzgarı ve dalgaların,muazzam bir parçanın en uygun anında olabilecek en mükemmel notalarla var olan solo'su gibi kıyıya vuruşunu hissedebildiği bir bankta;ayaklarından yükselen ve kaba etlerinde beliren soğuk her yanına işleyene kadar oturmayı uygun görmüştü,yitip giden yorucu bir gün yepyeni bir akşamı buyur ederken...


devamı için---->uciki

iki

Rutin bir günün ardından,televizyon başındaki,göbekli,saçları dökülmüş orta yaşlı biri kumandasını nereye koyduğunu düşünerek uyandı.öyle kapatılmış gözlerin esner uykusundan değil;dişlilerinden gelen metal sesleriyle bir motorun kayışının atması gibi bir şey oldu.artık motorun hangi parçasıysa bilinmez,motor durmuş olsa bile özgürce rotasyonuna devam etti çark..içeriden gelen çocuk seslerine yabancılık hissetti,koltuğuna yapışmış dirseklerindeki kızarıklıklara daldı gözü,dirseğinde toplanmış kanın dağılışını ağır ağır seyretti.evin kokusundan tutun;halılar,içeri süzülen ışık,içinde kurumuş kahvesiyle yapış yapış bardağına da yabancılık hissetti.adını söyledi içinden,sanki farklı bir dilden geliyordu heceleri.neredeyim ben dedi,bu sefer sesli bir şekilde...bir an için tüm yaşanmışlıkları aktı televizyon ekranında,istemediği herşeyin,veyahut istediği ve planladıkları olmayanların anasına avradına sövercesine titredi dudakları...
ayağında kaldırımın nemini hissedebiliyordu,sırtında ise rüzgarı,köprünün kenarına nasıl geldiğini hatırlamıyordu.veyahut,neden ayakkabısını giymeden dışarı çıktığını,bir yelek geçirebilirdi sırtına mesela,fakat,istediğini biliyordu sadece...
biri geldi yanına,aksakallı falan da değildi,o kadar normaldi ki yanındaki,sanki suda yansımasıydı,o kadar dünya sahnesine uygun bir siluet...neden buradasın diye sordu içinden,bilmiyorum yanıtını verdi yanındaki adam,onun adına...
birşeyler bizi öldürüyor dedi,yabancı...
kel olan mıydı sesin sahibi,normal olan mı bilemedi ikisi de...

devamı için---->üç

1 Şubat 2011 Salı

bir.altı

Gözünü açtığından beri gördüğü milyonlarca insanı aklında tutmadığına,görüp görüp tanımadığına şükretti o an.Beyninin mucizlerine tanıklık ederken,acaba bekliyor mu hala yoksa vaz mı geçti gibisinden ikileme düştü.Beklenen yabancının çoktan kafasında profilini çizmişti bile.Çocuk tam bir avanaktı.Bu güzel bayanla buluşmayı hayatının fırsatı olarak devşirmiş,ve yetişemese de buluşmayı gerçekleştirmek adına yalan dolanla sürekli yaklaştığını cep telefonu mesajlarıyla bildiren,yalancı şahiti İstanbul trafiği ile Kabataş'tan yukarı doğru kitlenmiş trafikte takılı kaldığını iddaa eden bir yalancıydı evet.Vapurdaydı kimbilir Kadıköy'de,veyahut sırasındaydı,ya da uzak semtlerin birinde,ve sürekli geleceğini iddia ediyordu...Belki de bir türlü cesaretini bulamadığı ayrılık konuşması için yutkunuyordu yakınlarda bir yerde söyleyeceklerini tartarak.Yo hayır,sevdiğini veya hoşlandını söylemek için bir insan bu kadar bekletilemezdi,genelde önceden varılırdı böyle toplantılara,hatta sabah oraya yakın bi yerde uyanılırdı,erken çıkılırdı işten...
Orta parmağının kenarını emerken acı kaşlarında kırışıklığıyla,kızın suratına dayanılmaz cilve katıyordu,çantasını kontrol etmesinden tut,etrafına her an kapıdan girebilecek birine hazırlanmış gülümsemesiyle beklentinin sabırsızlıkla mayalandığı ana tanık oluyordu.Tam zamanı diye düşündü,kalkıp yanına oturup,yoo yanına oturmayabilirdi de,hatta oturmadan önce izin isteyebilirdi,bu da çok aşırıya kaçmak eldeki zamanı değerlendirememek olurdu.Evet,izin istemden öylece yanına dikilip,Gelmeyecek,demeliydi.Özgüvenin zirvesi olurdu bu,kaderin ta kendisi,elle,kanla çizilmişi olan işte...Hayata yön vermenin en çarpıcı anı şekillenebilrdi.Yanına dikilip de nasıl bi tonla söylemeliydi acaba,alacağı cevap da pek güzel olmayabilirdi aslında,sesini yükselterek,ve bakışlarını tarafına çekecek adımlarla yaklaşmalıydı.Birine bakarken yürümek en zoruydu,hele bakışı tarafına çevrilip de gözgöze yürümek ona doğru,bu en zoru olurdu...Nereden biliyorsun gibi bir cümleye okkalı bi cevap verilebilirdi de,tam anlamıyla terslemeye yönelik,sapık muamelesi yapan bir cevap karşısında insanın dili tutulurdu.Hele başlangıç atlatılsın,ne de güzel sürerdi ya muhabbet,isimler öğrenilsin,bir kaç bilgi edinilsin,üstüne çok renkli arkadaşlıklar da kurulurdu.O savunmayı kırmak,şehrin tam ortasında milyonların kesiştiği yerde,aynı şehirli olmanın en yabancılaştırdığı memlekette,gülümmsemek dahi gererdi adamı.Atlattığını varsaydığında,hele de karizmatik bir girişten sonra,o anlık,hiç düşünülmeden gelen bir tepkiye gelebilecek en sade ve kusursuz,içtenliğiyle baş döndüren bir cümleyle değişebilrdi herşey.Planı olmazdı,olmamalıydı böyle şeylerin,aklına geldikçe nefesi kesilecek gibi oluyor,içten içe “Gelmeyecek”leri değişik tonlarda söylyordu.Birden gözgöze geldi,kendisine doğru yavaşça yürüyordu,yürüyüşü ağırlaştı garsonun,hatta takılacak gibi oldu,dilinin ucuna gelip giden cümle,sanırsa” başka bir şey ister miydiniz” di.Gelmeyecekler'in arasından “bir çay daha” döküldü,sigarasını yakarken garsonun az önce yaşadığı tecrübe ile kendi yaşayacağını karşılaştırdı.Garson ile arasında en azından çay alıp verme ile bir hukuk vardı.Her ne kadar çekingen olsa da insan garsona,bir satıcıya veyaut bakkala karşı kelimelerden tümceler dizebilirdi.Yürüyebilirdi bir pazarcıya doğru,alacklı gibi.Fakat,ruhuna alacaklı yürümek,ve adice bir müneccimlik,en zoruydu,karşısındaki kız gitgide olgunlaşıyordu,zaman ile mekan bir olmuş yaşlandırıyordu fahri sevgiliyi.Hatta güçleniyordu,daha da güzelleşip daha da sert gözüküyordu gözüne.Korku,bilinmeyene dair en aptalca duygu,yavaş yavaş çekingenlik ile tüm kılcallarına kadar,özgüvenini kanından siliverdi.O an kalkıp gitmeliydi,tarafına ilişmeyen gözlerini kendisine doğru çevirebilmek için neler vermezdi.Televizyondan etkilendiğini kendi kendine itiraf ediyor,böyle birşeyin ahlaksızlık olacağını,herhangi bir akrabasına bu tür yaklaşan birinden pek hoşlanamayacağını düşündü,gelebilecek olanın kızın çok sevdiği,ve hakkında endişelendiği sevgilisi olma ihtimali de vardı...Bütün olabilecek en kötü şeyler o anda orada dökülüverdi,ve ahlak;yapmadığı bir hareketin dogurabilecegi kotu sonucların var olabilitesi yüzünden,yapmama hareketine bir alkış tuttturdu,kendisini müthiş bir şekilde onayladı,oan gurur vardı vücudunun her yerinde,omuzları genişledi ve yanaklarına doğru,sanki topluluk önünde madalya veyahut bir plaket alırcasına utangaçlıkla karışık kırmızılık yükseldi.O an,kız kendisine doğru döndü,şaşırma ile gülümseme arasında saliselik bir an yaşandı,sonra da çantadan telefon bulunup çıkarıldı...Yavaş yavaş kulağına ilişti telefonun melodisi,bildik,eskilerden,yabancı bir ezgiydi,çoğu kişinin sevebileceği türden,toplumsal kalite standartlarına uygundu işte.Bir kaç kelimeye kıpırdadı,dolgun,gözünü alamadığı dudakları,o an,bizimkisi gülümsemenin ve gözgöze gelmenin verdiği mutluluğun etkisinden çıkıp,gitmek üzere olduğunun açık kanıtı olan,garsonu hesap istemek için acele ile çağırmasını izliyordu.Aceleci el sallamaları,silik haykırışlarıyla garsonun bakışlarını tarafına çekemiyordu.O sırada,”Garson!!!”diye bağırdı,kendisine şaşırmış bir ifade ile ertesinde,garsonun şok olmuş bir şekilde,hızla tarafına iliştirdiği bakışlarını;el kol hareketleri ve “hanımefendi”nidaları ve kaşları o yöne azcık sinirli bir şekilde gitmek üzere acelesi olan kızın tarafına çevirdi.İçinde haklı olmanın verdiği takdire şayan gururla,yardımcı olmanın verdiği kafenin en centilmeni ünvanı ile büzdüğü dudaklarında,günün adamı ifadesi vardı.Hatta o ayın adamı da sayılabilirdi pekala o muhitte.Coşku uzaklaşan topuk sesleriyle,yiten bir hikayenin mutlu mu mutsuz mu anlaşılmayan sonu gibi,hafızasında her duyduğu topuk sesiyle hatırlayacağı yepyeni bir anı bıraktı...

devamı için---->iki

bir.beş

İstiklal caddesi girişinde Burger King önünde bekleyen insanlardan biri cebinden çakmağını çıkardı,dudağının ucunda tuttuğu sigaranın hizasında baş parmağının hareketiyle alev belirip rüzgarla sönüverdi.Bu sefer sol eliyle rüzgarın estiği yönü kapatarak azimle tekrar yakmayı denedi,bir iki denemeden sonra sigaranın ucundaki köz karnını içine çekmesiyle,okyanusun ücralarında kıyıları sığ bir adanın deniz feneri gibi vurdu oksijeni içine çekişiyle parlayan közden ışığı.Baş parmağı ile orta parmağı yardımıyla dudaklarından uzaklaştırıp,ağzından dumanı rahatlıkla bırakmak isterken,uzun süre bekleyişinden dolayı dudaklarına yapıştığını farkedemeden orta parmağının kenarında muazzam bir acı hissetti.Kara-te ustasının dizilmiş tuğlaları parçalamak için kaldırdığı eli boşluğa doğru dikey bir şekilde savurdu rüzgar yardımına koşsun da acısını hafifletsin diye.Canı acımış,burnunda sigara dumanı ile gözleri yaşarmıştı.Toparlanıp,sigarayı yapıştığı dudaklarından kurtarıp,diliyle ıslattı dudağını.Hayali bir küllüğe silktiği sigarasını tekrar tekrar içine çekip,bıraktı...Ta ki yenisini yakana kadar uzaklarda idi gözleri,seçemediklerini beklediği kişiye benzetip gözlerini kısıp,yaklaştıkça da suratını asıyordu.
Ne garip bir şeydir ki diye düşündü,geçip giderken caddeden aşağı doğru.Beklettiği veya bekleyeceği biri olmadığı için memnundu.Yavaş yavaş sağa doğru yanaşıp kalabalığın ritmine kapılıp koşar adımlarla Galatasaray Lisesinin devasa kapısı önünde buldu kendini...

...İçinden sıcak olsun diye dua ettiği çay siparişini yeni vermişti.Tek başına boğazı görebilen bir mekanda otururken insanları dikizlemeyi ihmal etmiyordu.Çaktırmadan da olsa zaman zaman insanların hareketlerine gülüyor,sinirleniyordu.Televizyon programlarında kök salmış spor yorumcuları gibi insanların yaşayışlarını,davranışlarını bilhassa hareketlerini yargılıyordu içindeki çok sesli yüksek mahkemede.Bir an uzun saclı bir masa sakini tarafına doğru kafasını çevirdi.Tarafındaki garsona el kol hareketleriyle o an bitirdiği içeceğin aynısından bir daha getirmesini istedi.Ve tekrar manzaraya döndü,fakat bu sefer daha yavas bir şekilde,tarafından bakışlarını çekmeden...

Tanıdık birine o kadar benziyorduki kumral saçlı kızbaşını one eğip göz hareketleri ve gülümseme eşliğinde merhaba mesajı iliştiren bir selamlama yapıp yapmama arasında kalmıştı.Nerden tanıyordu ki,tanısa tanırdı zaten.Biri mi tanıştırmıştı,yok yok kesinlikle okuldan veyahut akrabalarından biriydi.Fakat hiç tanır gibi bakmıyordu ona oysa,bir yabancıyı süzmekten başka hiç bir şey yapmamıştı.Belki anlık bir hoşlanma belirtisi ya da birine benzetip,daha sonra yanıldığını anlayacak sürede selamdan vaz geçen bir bakıştı.

Neme doymuş havanın yağmur öncesi nefes alışverişi zorlayan bunaltısının yağmurun başladığı o an ferahlığının yüzünde hissettirdiği kolonya misali serinlemesi gibi,yağmurun yere varan ilk damlalarının kulaklarda bıraktığı şarıltının yağmuru haber verişi gibi,tanımlayamadığı kişiyi tanımlayabildi.Arşimed'in evraka çığlığı edasıyla kafasının içinde sevinci zıp zıp pinpon topu gibi vurdu dudaklarının ucuna,gülümsedi,elini yaktığını gördüğü andaki gibi bekleyişine halen devam eden yabancıyı çıkarabilmişti en sonunda.

devamı için----->bir.altı

bir.dört

son durağa yanaşmadan önce biraz daha alışmış ve güven dolu bir sesle “taksim” kulaklara doğru süzüldü az cızırtıyla bu sefer,yukarıda duvra gömülmüş olan hoparlörden.çık çık bitmeyen merdivenleriyle,yürüyen merdivenlerin kaşifine içten bir teşekkür sıralayıp,taksim meydanına doğru ilerliyordu.ankara yolculuklarının bir aralar vazgeçilmez mola yerinden olan bolu dağına tırmanırken ki uğultu vardı kulaklarında,ucsuz bucaksız tünelin inşasıyla yitip giden trafik gibi o restoranların önünden,yutkundu ve yitti kulaklarındaki basınç,psikolojik mi neydi bilmiyordu ama,
basınç farkından dolayı insanın kulak zarının patlamaması için,bir ucu boğazına giden bir kanalın varlığından haberi vardı kulaklarından,o mekanizmanın yutkununca basıncı denglediğini düşünerek,metroda yerin altında daha yüksek basıncın oluşacağını düşünüyordu.aslında bolu dağı kadar olamazdı ama,yine de etkisi olabilrdi onca...hatta yükssek bir ses duyduğunda,bomba patlayacağı sırada mesela,ağzını açması gerektiğini biliyordu.meydana baktı,kalabalığı süzdü,caddeye akıp gidenlerin arasına karışacaktı ki,ışıklarda beklemede duranlara göz gezdirdi.alışmıştı insanlar taksimde yakalanan intahar bombacılarının haberlerine.normal geliyorda hayattaki çoğu anormal kirli şey gibi onlara,kalabalık bir çok kez gözünde parçalara ayrıldı,simulasyonları çaktı gözüne otobüs durağında veya metro çıkışında patlayan bombaların,hele ışıkların orada,veyahut tam istiklal cadddesinin önünde olsa diye düşündü,katliam olurdu besbelli.nasıl bir insan ölümü göze alabilirdi ki,alnındaboncuk boncuk terle meydana çıkıp,küçüldükçe güzelleşen insanoğlunun genç gözdelerinden bir bebeğin annesini sıkıca tuttuğu elleri ayırmaya.ölmeyi değil de öldürmeyi düşünmek daha da kederlendiriyordu içini.rüyalarında dahi öldüğünü göremiyordu insan,hasan sabbah geldi bir an aklına,cennetin anahtarlarını elinde tutan ve fedailerini oradaki zevklerle avutan,yaşam sırasında ölümü ve cenneti tattıran seyduna.yine de göze alamazdı o meydanda bombayı taşımayı.ışık sönmek üzereyken geçmeye başladı karşıdan karşıya,bir adım bir adım daha.diğerini atmadan önce,tüm düşünclerden,tüm kederlerden,yaşamdan,hislerden uzaklaşma fikri çatkı gözüne,bir intahar gönüllüsü oluverdi,atmazsa daha ileri ezilebilirdi,bir an için trafik ışıkları bulunmayan kiralık katil gibi can alan eski evlerinin aşağısında bulunan E-5 den geçerken ki aklından geçenler düştü aklına,bir adım,bir adım daha,eğer dursa,dikilip kalsa öylece,hepsi sona erebilir,kendisine üzülenlere üzülecek
hisler dahi yok olabilir nöronları ve kalp atışları ile birlikte,karşı tarafa geçtiğinde alnında boncuk boncuk ter ile,sanki finish e ilk önce varmış olimpiyat koşucusu gibi alkışların esintisini hissetti alnında,büyük bir iş başarmış gibi hissediyordu,az önce ezilmekten kurtulmuştu,sadece kendi kararlığıyla.ölmeden önce ağzını açıyor mudur acaba bir intahar bombacısı diye meraklandı,ve ne kadar ölümle burun buruna yaşadığını düşündü insanoğlunun.bir anlık dikkatsizlik ile çarpışabilirdi pekala iki araç her an bindiği otobüsler mesela.öümün veya kazanın o kadar yakın olduğunu billip nasıl oluyordu da delirmiyordu ki,hatta çoğu an aklının ucundan bile geçmiyordu,bir çeşit sansür politikası izliyordu bilinçaltı ve bilinci ile hafızasında,düşüncelerinde akıp giden ses...

devamı için---->bir.beş

bir.üç

arkadan biri omzuna dokundu ve,binecek misiniz diye sordu,irkildi,aptallaştı,bakışlar imrenirden sinirlenire dönüyordu ki,içeri girdi ve ona bahşedilen koltuklardan birini seçmesi gerekiyordu,o an bir padişahın cariyelerine attığı bakış vardı yüzünde,en köşede en arkada olanı secti,vagona en iyi şekilde bakan,manzarası en kuvvetli olanı,seçerken içinde,bilincaltında,dolup taşma ihtimaline karşın vagonun,ayakta kalan ve vermesi gerekebilecek insanların yaklaşabileceği en uzak yeri secme iisteği de vardı kimbilir.bencildi fakat,vicdanını rahatlatabilmek için bharın kendisinde bıraktığı yorgunluğu,oturması gerektiğini,hatta dizinin ağırmaya başladığını bile hissetti,yavaşça dolarken metro,ilerleyip ilerleyip mecidiyeköy'e yaklaşırken,yer verme ihtimali hissetmesini önlemek için insanların yüzlerine,arkasına siyah bir film cekilmiş de aynaya dönüşüvermiş gibi vagonun bir nevi güvenlik kamerası olan camlardan izlemeye koyuldu,sırf göz göze gelmemek icin,sırf insanları seyrettiğini insanlar anlamasın diye.kendisini röntgenci hissetti,dışardan nasıl duruyorumdur acaba diye düşündü,tam anlamıyla düşünen,dalgın,hayatın yükü omuzlarında bir gariban mı acaba diye iç geçirdi,kendisini seyretmeye koyuldu bir yansımadan,tam anlamıyla yabancı hissetti bir daha...tıklım tıklım metro iyice ısınmaya başlamıştı,zincirlikuyudan sonra cekilmez olmuştu,fakat biliyordu ki mecidiyeköyde metro nefes alıp verir gibi oluyordu.bir cogu iniyordu insanların,bir çoğu da biniyordu.koridoru diyafram gibi düşledi,her boşluğuyla alveolleri...insan ise tam anlamıyla ülkesinin en büyük rafinerisi olan tüpraşın atmosferinde zehire boğulmuş hava oluyordu,karbondioksidin belirgin bir şekilde fazla olduğu ve gittikçe ısıtan bir sera etkisi,tüm düşüncelerinde insan kötünün yerini alıyordu.insan bakışının neden böyle olduğunu düşündü,açık bir şekilde insan sevigisi beslerken,yeni doğan bir çocuğa veyahut,ayakkabı boyacısına,çöplerden işe yarar birşeyler toplayanlara sempati duyarken,metroda insanı suclamıstı,zehirli diye.kendisine benzeyenlere dair içinde oluşan kötü düşünceleri harmanlaı,insanı suçluyordu önccelikle,daha sonra ise ülkesinin insanlarını suçlar olmuştu,gitgide kendi doğduğu toprakları sevip de onları kirletenin kendi kanı olduğunu anladıkça daha bir artmıştı içindeki lanetler tavır.daha sonra ise kendisini beğenmez olmuştu,aynada karşısına çıkan siluete yargılar bakışlar atıyordu,benzedikçe çevresindekiler,ortak yönler arttıkça daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.ailesini rahatlıkla eleştirebiliyordu mesela,suçlayabiliyordu vicdanından uzak bir şekilde,veyahut ortadaki iyi nedenleri görmezden gelebiliyordu...
bir an için,yansıyan görüntülerden biriyle gözgöze geldi,ufak bir kız gözlerini ona dikmiş bakıyordu,o da farkındaydı gözgöze geldiğinin,o garip heycan ve yüzde belirginleşen utanır bir gülümseme,yapılabilecek hiçbirşey gelmiyordu akla,sadece hızlı bir şekilde gözlerini kaçırmaktan başka,o elektriği hissetmişti yeniden,ne garip bir şey bu diye iç geçirdi,sanki bir şekilde bağlantı kuruluyordu,gözlerinden kopan bi ışık hüzmesi veyahut bir enerji karşıdaki alıcıyla mı buluşuyordu ne,acaba retinada falan bir düzenek mi vardı???şöyle de olabilirdi mesela,karşılıklı konulmuş aynalarda görüntümüze baktığımızda öyle uzayıp giden sonsuzun habercisi bir resimle karşılaşan insan nasıl kavrayamazsa tüm resmi,işte insan da başka bir gözün içinde sonsuz döngüye girebiliyor olabilirdi.o anlık kavrayamama ve şaşkınlığın etkisi olabilirdi tüm iç gıdıklatan enerji.kesinlikle böyle olmalıydı,tanıdık tanımadık insanları dinlerken aynı etkiyle karşılaşabildiniz çünkü,hatta etkilemek için karşınızdakinin gözünün içine bakın derdi türkçe hocaları.tüm etkileyici konuşmacıların aslında gözlerde tıkılıp kanılan sonsuz döngüden çıkmayı öğrenebilmiş,basit bir hile ile karşısındakini alıp başka diyarlara götüren illuzyonistler olduğuna iç yandı.utanmak da böyle birşeydi aslında,yüzde hafif bir kızarıklık,heyecan,kavrayamama,sonsuz bir döngüye kapılıp söyleyecekleri unutma,veyahut ağız hizasına getirip öylece tıkama.utanmıştı,fakat kararlıydı yeniden dennemeye,gözünün içine bakacaktı küçük kızın,bir daha çevirdi kafasını,annesinin elini tutmuş olarak inemee hazır kıta bir şekilde kapının ağzına dikildiklerini gördü,osmanbey diye seslendi cızırtılı hoparlörün arkassından bir adam,sesinde güvensizlik sezdi,karşısında göz de olamazdı oysa ki konuşan adamın.önyargıları olan bir insan diye düşündü,karşısınakilerin önyargılarından korkuyor ve,kendisini eleştireceklerini,ya da mukayese edeceklerini düşünüyor eski kayıttan alışılagelmiş trt sanatçısı vari hanımın sesiyle,daha sonra kendisinin de bu yargısının bir önyargı olduğunu düşünüp,kesiyor iç sesi mırıldanmalırını.yolculuk diyor,bu küçük oyunlar olmasa nasıl çekilir,nasıl geçer dakikaları ve saniyesiyle bitmek bilmez bu süre.yanında birisi olsaydı keşke,ya da muhabbet kurulabilecek biri olsaydı,memleketinin sıcak insanları gibi hemen konuya dalan,içinde yaşattığı isteği dışa vurabilecek cesareti olan birisi misal.ya olsaydı ne düşünürdüm ki dedi kendince,hırsız mıdır nedir,veyahut sapık da olabilir,kesinlikle içinde azcık da olsa bir delilik taşıyordur,daha da benzer ifadeler kurardım da benle aynı düşünceye sahip daha cesaretli biridir diyemezdim...fakat cevap verirdi kesinlikle,arkasından başka bir soru gelemeyecek kadar net bir cevap,tamamen uzaklaştırıcı,koruma içgüsüyle dışarı fırlmış bir cümle...

devamı için----->bir.dört

bir.iki

birden çok seçeneğin bulunduğu,tutma oranı en yüksek ihtimal,iki seçenekten biri,yüzde elli,
üç olsa daha kolay olurdu,hele kırkdokuz sayıdan altı tanesi eğlence bile olabilirdi,fakat,iki ihtimalden biri,yani kaybetme olasılığının en düşük olduğu en kolay ihtimal,alnından terler boşalmasına sebep olabilirdi,kolay da unutulurdu iki şey,karşıtlık iki şey üzerine kuruluydu,veya bilgisayarda var ve yoku temel alan 0 1 mimarisi üzerine çalışmıyor muydu,yoktu ki doğada birbine karşıtlığı olan üç şey,iki şey kadar güçlü.hep unuturdu öğrenim hayatı boyunca iki şeyden birni hatırlamaya yönelik kavramları,üç veya dört olunca pek güzeldi de,logaritmanın türevinde mesela a
neredeydi e neredeydi,altta mı üstte mi,ortanın olamaması ne kadar illet bir olaydı...
bomba patladı,o an geçmiş olan vaktin,sahip olabileceği en güzel insanın uzaklaşmasına yetebileceği fikri heryerini sardı,birdaha karşılaşmama ihtimali ise üzüntü ile içine doluyordu,trenin kaçmış olması ise tam anlamıyla,zaman makinesi olsaydı keşke diyebilecek kadar çaresiz bir insanın yakarışlarını doldurdu beynine...metronun durağında,güvenlik görevlisi,bir de gözlerinden zeka parlayan bir köpek ile,kendisi başbaşaydı.ilk defa metroya bu durağa ilk gelenin kendisi olduğunu düşünmeye başladı,oturabiliyordu,en uzun süre beklediği metro yolculuğu olacaktı,ardından gelenlerle arasında sıcak bağ kurulacaktı,orası,etraftaki reklam panoları ve yansıtıcı düzeneklerle hareketli görüntü sağlayan perde,kendisininmiş gibi hissestti,bir biletçi gibi sahiplendi,güvenlik görevlisi gibi anaçlığı tuttu,koruma içgüdüsü sardı heryanını,gelenler arttıkça büyünün bozulduğunu hissediyordu,tam anlamıyla içindeki hayaller tükenip gerçekliğe adım attığında,sarı çizginin kenarında buldu kendini,en önce binebilmek için,işaretlenmiş bölgelere ayağğı sıfır bir şekilde,arkasına dizilenlerin imrenir bakışları eşliğinde beklemeye koyuldu,iyi ki kaçırmışım diye geçirdi içinden...o kız,hatun,bayan,leyla,hanfendi,”o”,sevebilceği en güel insan istemeden iyilik yapmıştı ona,kaçırdığına dair üzünçleri artsa da,altıncı hissinin başarısını bir kere daha tebrik etti,hayallerinin kadını ona metroya ilk önce binme şerefini bağışlamıştı...
yavaşça olmasa da,yavaşlayarak yanaştı,vagonlarında metalik sürtünmelerin iç gıcırtısıyla,usta makinisti takdir etti içinden,tam da işaretli bölgeleri ıskalamadan,en önce o binecek şekilde yanaşmıştı,inenleri seyretti,son durakta inecek olmanın verdiği rahatlıkla,yorgunluğunu metronun karanlık camlarına yaslanıp uykuya dönüştürerek hafifletmiş olan,gözü şişmiş uykudan yeni uyanmış görüntüsüyle orta yaşlı,orta halli,bir erkeği süzdü,ilk duraktan son durağa gidecek olmanın verdiği mutluluk bir başkaydı,kaçırmaya karşın durağı o tedirginlik hasta ediyordu onu,yaklaşmak durağa tam bir heyecandı,küçükken yaptıkları tren yolculukları geldi gözünün önüne,trende öyle şöföre dur bekle denilemezdi,az da dururdu,en azından kalkması önlenemezdi bir şey unutup oturduğun yerden dönüp alıp gelmeye ayrılacak sürede,ya da öyle sanırdı,ve işlemişti içine o tedirginlik,ineceği duraktan önceki durakta,sanki onlarla beraber incekmiş gibi hazırlanıp dikilirlerdi ayağa o,annesi veya yanında kimler varsa,bu yolculuk kuralı tıklım tıklım otobüslerde,
vapurda falan da geçerliydi,fakat inmeden önce kalkıp dikildiğinde ve bir de trafik sıkıştığında üstüne,ayakkta beklemesi yok juydu,hafif hafif tedirginliğin heyecana dönmesi,sanki biryere yetişecekmiş gibi içinde beliren aceleci duygular,açılacak olan otomatik kapıyı öyle bir beklerdi ki;
müebbetten otuz yıla cevrilmiş bir hapsin son gününün son dakikasının son saniyesinde kapının açılmasını bekleyen bir mahkum gibi...ve açabilrmisinz diye bağırırdı,ilerleyemeyen trafigi farkedince yıldız bayırından aşağı doğru inerken beşiktaş minimuslerinde,barbarostan aşağı doğru yürürdü özgürce...

devamı için----> bir.üç

bir

gözünü tavlaya dikmiş düşünüyordu dısındaki kareli,acık ve koyu renkli düzenegi yaparken
birer pul daha niye koymamışlardı ki,dısarıdan gecen seyyar satıcının soprano sesi ile irkildi.odada yanlızdı ve saçmalıyordu.düşünecek şey bulduğu için de sevinçliydi.baharın kavak agaclarında bıraktıgı döllenme içgüdüsüyle şehrin her tarafını saran,güneşli bir günü yeri ve göğü ile çevreleyen kar tanesi kılığıyla polenlere karşı yenik düşmüştü.hapşırdı ve,ne mukus hissetti ne de burnundan aşağı doğru bir sıvı,burun kıllarını ciğerlerinden kopan bir fırtına;beykoz sahilinde durmayan rüzgarın ağaçların yapraklarında şırıltılarıyla titreştiği gibi,bir ileri bir geri...alerji,yorgunluk,ve bitmeyen uyku eğilimi göz kapaklarında,lavaboya doğru yürüdü,koridorda,evi dinledi öylece dikilip.apartman boşluğundan gelen bağrışmalara inat,yanlızdı.sessiz bir yanlızlıkta,yüzüne vurduğu su le ayılmaya yüz tuttu,-birer pul daha diyordu içinden,kaybolma ihtimaline ve cocuklugunun basit oyunlarından dama yı doğru düzgün oynayabilmek için birer pul daha koyamazlar mıydı....
aynada görüntüsüne baktı,o an düşünceleri;yoğun,sağğanak bir yağmur sırasında,tepelerden aşağı doğru süzülen ve,bir tomruk veya yıkılmış bir ağaç ile önü kesilip biriken,bir su havuzuna dönüştü...kendini tanıyamama,yabancı hissetme karşındaki siluete;düşüncesi tam anlamıyla bardağı taşıran son damla misali,bilinçaltından yukarı doğru,anlam ve kavrama,düşünme yetisinin merkezine gündemine doğru sel oldu...gün içinde,ömür sürecinde,yaşantısında,en az gördüğü yüz kendisininkiydi,sokakta sadece mekanın oyuncusu görüp görüp unuttuğu yabancılar dışında,resimlerine bakarken cocukkluk yıllarının veyahut lise fotograflarının,en tanıyamadığı içinden bu kim diye geçirdiği kendisiydi,bilinci tanıyamayıp kendisi olma ihtimali ile kavrayabiliyordu,ah aynalar diye bir iç geçirdi,dağınık odasına doğru yürümeye başladı...
düzen kavramına kafayı taktı bu sefer,ne kadar çabuk bozulabildiğine,genel bir simetri kavramına takılıp düzenlediği odasında,dağınıklığı kendi düzeni olarak görmesinin sıcaklığını hissetti,bir sanatçı olarak düşündü kendini,her gittiği yerde dağııklığıyla imzasını bırakan bir sanatçı.tam anlamıyla odasındaki her dağılmış eşyayı cok kolay bulup,giysilerini maximum bir hızda giyebiliyordu,tek aradığı düzenin sağlanması için,karısıklığı gidermek için çekmecelere ve dolaplara tıktığı,saniyesinde yerlerini unuttuğu kayıp eşyalarıydı.gülümsedi,bu keşfi insan oğlundan kendisini ya ayırıyordu,ya da insanoğlunun büyük bi sıkıntısını o an tüm dünyaya itiraf etmişti.hızlı bir şeilde giyinip dışarı çıktı,bir amaç,bir arkadaş toplantısı veya,bir mekan öğretisi ile değil,sadece dışarı çıkmak için,öyle hissettiği için kendini dışarı attı.
Soğuk hissediyordu,fakat öyle böyle değil,içinden gelen ve dışarıya inat bir soğuk.ürperti,şöyle ki,korku ve amaçsızlıkla içine işleyen bir ürperti,birşeyler içmeliyim dedi kendi kendine,veyahut deniz kenarına inmeliyim,hapşurur gibi oldu,sıktı kendisini,düşünceleri tıkanmıştı doğanın uyuşturucu etkisiyle,karmaşanın göbeğinde,adapte olamaya çalışıyordu günlerdir çıkmadığı sokağa,yitti öylece metro merdivnelerinden aşağı doğru,ta ki metroya kadar,hep;kendisi turnikelerden geçmekte iken çıkan şık giyinimli boyu boyuna,gözleri siyah kalemle daha da bi güzel olmuş,iş kıyafetli kızı düşündü;bir an için aralarında bir çekim hissetmişti,fakat kendisini görmemişti bile karşısındaki,zamanın donduğu anlardan biri yaşanmıştı,reel zamanda bir saatlik bir donma öylece seyretmişt,o an gözlerine de bakmıştı oysa,fakat göz göze gelme sırasında yaşanan o elektrikle çarpılırken ki kalpte yaşan sıkışma ve yavaş yavaş kana yayılan heyecanı hissedememişti,düşünüyordu ki,ya o gelip geçip giden hatun,kendisi için en uygun insan ise,ya “o” ise,son merdivenlerin başında iken iki ucu b.k lu deynek kavramı o an için oluşuverdi,kızın yavaş yavaş uzaklaştığını,kalbinde hafifçe azalan sıcaklıkla hissedebiliyordu,yönlendiği yer otobüs duraklarıydı ve,beklediği otobüse binme ihtimali yoğun kalabalıktan ötürü çok azdı,bir anda kendisi için seçilmiş kişiye dönüşen düşünce ve hayalin birleştiği gerçek kırıntıları,heyecan ile birleşti,treni kaçıramazdı,kaybedemezdi leylasını,metroyu da kaçırabilirdi oysa,gerilim arttı.metronun yavaşlama sesi raylardan gelen metal sesleriyle ve kornasının tünellerden gelen yankısıyla,zamanın daraldığını ve metroyu kaçırma fikrini beynine beynine işliyordu.bir an için mavi veya kırmızı rengi seçme ikilemine kapılmış bomba uzmanı hissetti kendisini,veya yüksek tirajlı bir aksiyon filmi sahnesinde,
gariptir ki;o an ne garip olasılıktır şu iki arada bir derede kalma işi diye düşündü,kendisine gülebilecek kadar kırıntı yoktu anın yitip gittiğini kavramaya yetisinden.merdivenin başında dikiliyordu...

devamı icin----> bir.iki

Hakkımda

Fotoğrafım
kötü vakitler de geçireceğiz elbet. fakat bunlar, gerçekten de kötü oldukları için, değil; daha iyileri var olduğu için, kötü hatırlanacaklar...

İzleyiciler