arkadan biri omzuna dokundu ve,binecek misiniz diye sordu,irkildi,aptallaştı,bakışlar imrenirden sinirlenire dönüyordu ki,içeri girdi ve ona bahşedilen koltuklardan birini seçmesi gerekiyordu,o an bir padişahın cariyelerine attığı bakış vardı yüzünde,en köşede en arkada olanı secti,vagona en iyi şekilde bakan,manzarası en kuvvetli olanı,seçerken içinde,bilincaltında,dolup taşma ihtimaline karşın vagonun,ayakta kalan ve vermesi gerekebilecek insanların yaklaşabileceği en uzak yeri secme iisteği de vardı kimbilir.bencildi fakat,vicdanını rahatlatabilmek için bharın kendisinde bıraktığı yorgunluğu,oturması gerektiğini,hatta dizinin ağırmaya başladığını bile hissetti,yavaşça dolarken metro,ilerleyip ilerleyip mecidiyeköy'e yaklaşırken,yer verme ihtimali hissetmesini önlemek için insanların yüzlerine,arkasına siyah bir film cekilmiş de aynaya dönüşüvermiş gibi vagonun bir nevi güvenlik kamerası olan camlardan izlemeye koyuldu,sırf göz göze gelmemek icin,sırf insanları seyrettiğini insanlar anlamasın diye.kendisini röntgenci hissetti,dışardan nasıl duruyorumdur acaba diye düşündü,tam anlamıyla düşünen,dalgın,hayatın yükü omuzlarında bir gariban mı acaba diye iç geçirdi,kendisini seyretmeye koyuldu bir yansımadan,tam anlamıyla yabancı hissetti bir daha...tıklım tıklım metro iyice ısınmaya başlamıştı,zincirlikuyudan sonra cekilmez olmuştu,fakat biliyordu ki mecidiyeköyde metro nefes alıp verir gibi oluyordu.bir cogu iniyordu insanların,bir çoğu da biniyordu.koridoru diyafram gibi düşledi,her boşluğuyla alveolleri...insan ise tam anlamıyla ülkesinin en büyük rafinerisi olan tüpraşın atmosferinde zehire boğulmuş hava oluyordu,karbondioksidin belirgin bir şekilde fazla olduğu ve gittikçe ısıtan bir sera etkisi,tüm düşüncelerinde insan kötünün yerini alıyordu.insan bakışının neden böyle olduğunu düşündü,açık bir şekilde insan sevigisi beslerken,yeni doğan bir çocuğa veyahut,ayakkabı boyacısına,çöplerden işe yarar birşeyler toplayanlara sempati duyarken,metroda insanı suclamıstı,zehirli diye.kendisine benzeyenlere dair içinde oluşan kötü düşünceleri harmanlaı,insanı suçluyordu önccelikle,daha sonra ise ülkesinin insanlarını suçlar olmuştu,gitgide kendi doğduğu toprakları sevip de onları kirletenin kendi kanı olduğunu anladıkça daha bir artmıştı içindeki lanetler tavır.daha sonra ise kendisini beğenmez olmuştu,aynada karşısına çıkan siluete yargılar bakışlar atıyordu,benzedikçe çevresindekiler,ortak yönler arttıkça daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.ailesini rahatlıkla eleştirebiliyordu mesela,suçlayabiliyordu vicdanından uzak bir şekilde,veyahut ortadaki iyi nedenleri görmezden gelebiliyordu...
bir an için,yansıyan görüntülerden biriyle gözgöze geldi,ufak bir kız gözlerini ona dikmiş bakıyordu,o da farkındaydı gözgöze geldiğinin,o garip heycan ve yüzde belirginleşen utanır bir gülümseme,yapılabilecek hiçbirşey gelmiyordu akla,sadece hızlı bir şekilde gözlerini kaçırmaktan başka,o elektriği hissetmişti yeniden,ne garip bir şey bu diye iç geçirdi,sanki bir şekilde bağlantı kuruluyordu,gözlerinden kopan bi ışık hüzmesi veyahut bir enerji karşıdaki alıcıyla mı buluşuyordu ne,acaba retinada falan bir düzenek mi vardı???şöyle de olabilirdi mesela,karşılıklı konulmuş aynalarda görüntümüze baktığımızda öyle uzayıp giden sonsuzun habercisi bir resimle karşılaşan insan nasıl kavrayamazsa tüm resmi,işte insan da başka bir gözün içinde sonsuz döngüye girebiliyor olabilirdi.o anlık kavrayamama ve şaşkınlığın etkisi olabilirdi tüm iç gıdıklatan enerji.kesinlikle böyle olmalıydı,tanıdık tanımadık insanları dinlerken aynı etkiyle karşılaşabildiniz çünkü,hatta etkilemek için karşınızdakinin gözünün içine bakın derdi türkçe hocaları.tüm etkileyici konuşmacıların aslında gözlerde tıkılıp kanılan sonsuz döngüden çıkmayı öğrenebilmiş,basit bir hile ile karşısındakini alıp başka diyarlara götüren illuzyonistler olduğuna iç yandı.utanmak da böyle birşeydi aslında,yüzde hafif bir kızarıklık,heyecan,kavrayamama,sonsuz bir döngüye kapılıp söyleyecekleri unutma,veyahut ağız hizasına getirip öylece tıkama.utanmıştı,fakat kararlıydı yeniden dennemeye,gözünün içine bakacaktı küçük kızın,bir daha çevirdi kafasını,annesinin elini tutmuş olarak inemee hazır kıta bir şekilde kapının ağzına dikildiklerini gördü,osmanbey diye seslendi cızırtılı hoparlörün arkassından bir adam,sesinde güvensizlik sezdi,karşısında göz de olamazdı oysa ki konuşan adamın.önyargıları olan bir insan diye düşündü,karşısınakilerin önyargılarından korkuyor ve,kendisini eleştireceklerini,ya da mukayese edeceklerini düşünüyor eski kayıttan alışılagelmiş trt sanatçısı vari hanımın sesiyle,daha sonra kendisinin de bu yargısının bir önyargı olduğunu düşünüp,kesiyor iç sesi mırıldanmalırını.yolculuk diyor,bu küçük oyunlar olmasa nasıl çekilir,nasıl geçer dakikaları ve saniyesiyle bitmek bilmez bu süre.yanında birisi olsaydı keşke,ya da muhabbet kurulabilecek biri olsaydı,memleketinin sıcak insanları gibi hemen konuya dalan,içinde yaşattığı isteği dışa vurabilecek cesareti olan birisi misal.ya olsaydı ne düşünürdüm ki dedi kendince,hırsız mıdır nedir,veyahut sapık da olabilir,kesinlikle içinde azcık da olsa bir delilik taşıyordur,daha da benzer ifadeler kurardım da benle aynı düşünceye sahip daha cesaretli biridir diyemezdim...fakat cevap verirdi kesinlikle,arkasından başka bir soru gelemeyecek kadar net bir cevap,tamamen uzaklaştırıcı,koruma içgüsüyle dışarı fırlmış bir cümle...
devamı için----->bir.dört

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder